17 Kasım 2009 Salı

TARİH VE MİTOLOJİ

TARİH VE MİTOLOJİ:
Tüm Anadolu'da olduğu gibi Ege bölgesi ve Karaburun'da da tarih ve mitoloji içiçedir ve birbirinden ayırmak imkansızdır. Çakmaktepe de yapılan kazılarda ele geçen buluntular yöreye Kalkolitik cağda ( M.Ö 5500-3500 ) yerleşildiğini gösterir. Çakmakepedeki araştırma Hamit Zübeyir KOŞAR ve Hakkı GÜLTEKİN tarafından dört kısımda yapıldı. Bu kazılardan çıkarılan taş el baltaları, bir takım öğütme araçları, kesici araçlar, ilkel çanak ve çömlekler MÖ. 4000 yıllarında buraların yerleşme alanı olduğunu doğrulamaktadır. MÖ. 4. yy da yaşamış tarihçi Herodot İonların Batı Anadolu'ya gelişlerini anlatır ve diller hakkında bilgi verir, 'Khios ve Erytrai aynı bölge dilini konuşur.' MÖ. 7. yy'ı izleyen devirde büyük gelişme içinde olan Erytrai'de çıkan pişmiş topraktan heykelcikler, seramik kap kacaklar diğer İon şehirleri gibi ulaştığı refahı yansıtır.
Mermandlar Lidya Krallığını ellerine geçirdikten sonra batıdaki bereketli toprakları işgal altında tutmak istemişlerdir. Ionıa'nın bir kısmı gibi Mimas yarımadasının da Mermandların eline geçmiş olması olasılığı kuvvetlidir. Pers hakimiyetinden Roma hakimiyetine kadar Karaburun yarımadasında önemli bir tarihsel olay saptanmamıştır. MÖ. 133 de Bergama Krallığı'nın vasiyet yolu ile Roma'ya bağlanması ile Batı Anadolu da Roma yönetimi altına girdi. Roma yönetimine girdikten sonra tüm yarımada eski önemini yitirdi. Fakat yine de Balıklıova- Mordoğan arasında bulunan Roma mezarı bu dönemde bir yerleşme olduğunu göstermektedir. Anadolu'nun Türk boylarının egemenliğine girişi genelde 1071 Malazgirt meydan savaşı sonrası gösteriliyorsa da Anadolu'nun Türkleşmesi eldeki verilere göre çok daha öncedir. 1071 - 1081 yılları arasında İzmir'i başkent yapan ve Batı Anadolu'nun büyük kısmına hükmeden Çaka Bey'in Erytrai'de bu süre içinde egemen olduğu şüphesizdir. Çaka Bey'in yarımada üzerinde kısa süren hakimiyeti 2. Bizans döneminde silinmiş gibidir. Bat Anadolu'da kısa süren Türk egemenliğinden sonra Karaburun yarımadasıda ikinci kez Bizans yönetimine geçer. Çaka Beyden sonra Batı Anadolu'nun tekrar Türklerin egemenliğine girmesi Beylikler Dönemine rastlar. Bizansa rağmen İzmir yöresini kontrol altında tutan Sasa Beyden Aydınoğlu Mehmet Bey'in buraları alması ile çevre Aydınoğulları egemenliğine girer. Gerçektende 17. Yy'ın Umumi eserlerinden sayılan Cami-üd Düvel' de Aydınoğulları hükmünde bulunan beldeler içinde Urla - Karaburun'da gösterilmektedir. (İstanbul Umumi Kütüphane yazması No: 5020, C.2.Sh.428) Aydınoğulları Tarihinden edindiğimiz bilgilere dayanarak 18 yy.da
Karaburun, Çeşme ve Urla'nın Sığla Sancağına bağlı olduğunu görmekteyiz. Timur istilası yüzünden geciken Anadolu'daki Türk birliği ve egemenliği Çelebi Mehmet'in Osmanlı Devletini ihyası ve Aydınoğlu Beyliğini alması ile Batı Anadolu'nun bu kısmı da Osmanlı yönetimine girmiştir. Eski adı Ahırlı olan Karaburun, 1415'te Osmanlı topraklarına katıldı. 19. Yüzyıl sonlarında Aydın vilâyetinin İzmir merkez kazasına bağlı bir nahiye merkeziydi. 1903 te kaza merkezi yapıldı. Karaburun Yarımadasının 14.- 15. Yy da Ceneviz, Selçuklular, Anadolu Beyliklerinde olduğu gibi Osmanlılar zamanında da korsan saldırıları ve korkusunu da uzun süre üzerinden atamadığını köylerin konumlarından anlıyoruz. 18.yy sonlarına kadar köylerin denizden görülmeyen ya da zor görülen yerlerde kurulduğu görülmektedir. Bunlara en iyi örnek Mordoğan, ilçe merkezi Ahırlının eski yerleşim yeri olan Haseki, Küçükbahçe ile Parlak Köylerinin yerleşimidir.19. yy da kurulan köyler ise denizden kolayca görülebilen yerlerdir. Çatalkaya, Eğlenhoca, Kösedere, Amberseki vb.
Börklüce Mustafa olayı :
Karaburun'da tarihi değerlerin, kültür öğelerinin oluşmasında 1420 lif yıllarda yaşadığı saptanan Sivas kadısının oğlu Şeyh Bedrettin'in ve onun düşüncelerini uygulamaya çalışan Börklüce Mustafa'nın önemi büyüktür. Dede Sultan olarak da bilinen Börklüce Mustafa, Şeyh Bedrettin adına bir isyana önderlik etmiştir. Fetret Devri'nde Edirne'de hükümdarlığını ilan eden Musa Çelebinin kazaskerliğini yapan Şeyh Bedrettin'in kethüdasıydı. 1413 te tahta çıkan I. Mehmet ( Çelebi ) , Şeyh Bedrettin'i İznik'e sürgün edince, Mustafa da onun düşüncelerini yaymaya başladı. Bu düşünceler doğrultusunda İzmir ve Aydın çevresinde büyük bir kitleyi arkasında toplamayı başardı. Ayrıca Sakız adasındaki Hıristiyanlar arasında da pek çok yandaş buldu. I. Mehmed'in Tesalya ve Selanik de hükümdarlığını ilan etmeye kalkışan kardeşi Mustafa Çelebinin üzerine yürümesinden yararlanan Börklüce Mustafa yaklaşık 5 bin kişilik bir kuvvetle Karaburun'da ayaklandı.Börklüce Mustafa önce üzerine gönderilen İzmir sancak beyi Alexander'i öldürdü, ardından Saruhan sancak beyi Timurtaş paşazade Ali Bey'i de bozguna uğrattı. Bunun üzerine I. Mehmed Sadrazam ve beylerbeyi Bayezıd Paşa ile oğlu Murad'ı büyük bir ordu ile Börklüce'nin üzerine gönderdi. Bayezıd Paşa önemli kayıplar vererek, büyük uğraşlar sonunda Börklüce'yi yakaladı. Ayasuluğa ( bugünkü Selçuk) götürerek yandaşları ile birlikte öldürdü. Ama ölümünden sonra Dede Sultan'ın yaşadığı söylencesi yörede yaygınlık kazandı ve bir çok halk şiirine konu oldu.
Mitolojide Mimas Yarımadası:
''...Efsaneleşmiş tanrılara karışmış ulu Mimas Dağı (Akdağ) bir kat daha görkemli ve Apollon'un kutsal ışığı ile parlayarak seyrediyordu Ege'nin sularını yaslandığı yerinden.''
Homeros, İlyada'dan
Tarihin akışı içinde bir çok ünlü şair ve ozan da Mimas yarım adası ile ilgili dizeler yazmışlardır. Homeros'un dizelerinde etkinliğini sürdürmüştür. Bu tanrısal dağın doruğundaki tapınakta şenlikler düzenlenerek, nem ve serinlik dileyen kutsal törenler yapılmıştır. Mimas dağının doruğunda siyah granitten yapılmış olduğu sanılan tapınaktan söz edilmektedir. ''Tanrıça Athena ilk kez kutsal zeytini Mimas'ta yetiştirdi.'' Der Ovidius bir şiirinde .. Belki de bu nedenle zeytini, hurması eşsiz ve yağı lezzetlidir Mimas'ın. Homeros Odysseia' da '' Khios'un aşağısından rüzgarlı Mimas'ı mı tutalım yoksa ? Yakarıyorduk Tanrıya bir belirti göstersin diye'' Metamore, Pioses isimli şiir kitabında Mimas'a olan tutkusunu şu dizelerle anlatır:
''Helios, ateş tanrısı,genç dayanılmaz,güzel yapılı, senin yanan ateş kızılı saçların Ve ışıktan gözlerinle hangi ölümlü dayanır sana ..''

Mitolojide Mimas'ın Grek ve Roma sanatçılarına ilham kaynağı olduğu bir gerçektir. Binlerce yıl öncesinin yapıtlarıyla bilgi aktaran sanatçılardan öğreniyoruz ki ; Mimas'ın insanları doğayı seven, dost ve cesur kişilerdi. Romalı şair Virgillus ''Mimas'ın birinci ademi sonradan Troia'ya gidip orada yaşadı, Troia'lı Paris'le can kardeş oldular, birbirlerini çok sevdiler.Truvalı Parisle Troia Savaşlarına katıldı. Bu savaşlarda vurularak, yaşamını mertçe tamamladı'' diye anlatır.

Narkissos. Nergis çiçeğine adını veren Narkissos'un öyküsü hemen her çağda şairleri esinlemiş bir öyküdür. Onu en güzel anlatanlar arasında Latin şairi Ovidius önde gelir. Ovidius, Narkissos ile Echo efsanelerini birleştirerek iki insanın aşk uğruna harcadıkları boşuna çabaları bir tek dram olarak canlandırır. Onun ustaca anlatımından birkaç parçayı aşağıya almayı uygun buldum. Çeviri, 1944 yılı Tercüme Mecmua'sında çıkan Can YÜCEL çevirisidir;




Ekho görünce Narkissos'u bir ıssız kırda
dolaşırken,
Arzu sardı gönlünü, düştü gizlenerek
izlerinin ardına;
Bir çıranın ucuna sürülmüş yanıcı
kükürt,
Beri getirilen alevi nasıl kaparsa,
Ekho da yaklaştıkça ona daha yakından yanıyordu
aşkla.
Kaç kere okşayıcı gözlerle ona
sokulmak,
Kaç kere yumuşak dileklerini ona
sunmak istedi;
Yaradılışı vermedi izin söze başlamaya,



Bekleyebilirdi ancak sözleri ki onlara
cevap yollayacak.
Narkisos'la Ekho arasında anlamsız
diyalog şöyle sürdürülür;
Bağırdı; 'Orada kim var? ', ' Var ' diye
cevap verdi yankı,
Narkissos, ' Burada buluşalım ' der,
Ekho da koşa koşa çıkar ormandan,
ama oğlan kızı görünce kaçmaya
koyulur:
' Ölmek yeğdir ' diye bağırıyordu,
'olacaksa her şeyim senin',
Ekho başka bir şey söylemedi'Senin her
şeyim'.
Bundan sonra da asıl Narkissos efsanesi başlar;

Berrak bir pınar vardı, dalgalarında
gümüşler oynaşır,
Ona ulaşan ne bir çoban, ne otlayan bir keçi,
ne bir sürü,
Ne vahşi bir hayvan, ne ağaçtan düşen
bir dal,
Tek bir kuş bile yoktu onun sükununu
bozan.
Çevresinde en yakın suyla beslenir bir
çayır,
Ve oranın güneş ışığı ile ısınmasına engel olan
orman,
Pınar ve yerin güzelliği çeker onu
kendine,
Uzanır Narkissos av yorgunluğu ve
sıcağın verdiği ağırlıkla yere.
Gidermek isterken susuzluğunu,
artıyordu bir yandan susuzluğu,
İçtikçe suya vuran güzelliğine hayran,
Seviyordu temiz bir hayali, vücut
sanıyordu sulardakini,
Donakaldı Paros mermerinden bir
heykele benzeyen o aynı yüzle
Kımıldamaksızın, bakıyordu kendine
kendi şaşkın şaşkın...

Bilmeden kendini arzuluyor, severken
onu kendini seviyor,
İsterken kendini istiyordu, içini yakan
ateşi tutuşturan da kendiydi.
Kaç kere faydasız öpücükler sundu
aldatan pınara...
Ellerini kaç kere daldırdı, boşa kavuştu
kolları sularda.
Neyi gördüğünü bilmiyor, fakat
yanıyordu onunla,
Gözleri aldatan hayal onu coşturuyordu.
Anlıyorum, o benim, aldatmıyor beni
artık hayalim,
Tutuşturan da ben yanan da,

Kendime olan sevgimle yanıyorum.
Ne yapayım ? isteneyim mi ? isteyeyim
mi? İstenecek ne kaldı artık,
Beni yoksul ediyor varlığım, arzuladığım
benimle,
Ayrılabilsem vücudumdan, garip bir dilek
seven için ama
Sevdiğim uzak olsa keşke, kemirsin artık
gücümü acı,
Ve geldi son günleri ömrümün,
göçüyorum hayatımın baharında,
Ölüm gelmeyecek bana ağır,
dinecekse acılarım,
Sevdiğim daha ömürlü olun dilerim,
Ve şimdi can verelim ikimiz bir solukta.
Narkissos gün geçtikçe eriyip gider.
Ekho da uzaktan seyreder sevdiğini,
tekrarlar durur iniltilerini ve bu güzelim
şiir şu dizelerle sona erer:
Şunlar oldu son sözleri, gözlerini
ayırmadan sulara bakan Narkissos'un,
' Ey boş yere sevdiğim çocuk' ; yer
tekrar iletti dediklerini,Elveda ' deyince o, bağırdı Ekho:
'Elveda'
Yorgun başını dayadı sık çayırlığa,
Ölüm kapadı efendilerinin güzelliğine
hayran gözlerini,
Hala bakıyordu kendine, yeraltına
göçtükten sonra bile,
Bakıyordu Styks sularına. Dövündüler
bacıları Naios'lar,
Kesik saçlarını yanı başına koydular,
dövündüler Dryas'lar,
Ekho da katıldı onlara. Tam sedyeyi,
odun yığınını , titreyen meşaleleri
hazırladılar,
Vücut yoktu hiçbir yerde, yerinde sarı
göbeğini
Beyaz yaprakların kucakladığı bir çiçek
buldular.
İşte sarı göbeğini beyaz yaprakların kucakladığı mis kokulu narin nergis çiçeği bu çiçektir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder